Yatağımdaki Yabancı…


Evlilik Bir Kumardır…
Dört yıl önce Isabel’e mantık evliliği yapmayı teklif ettiğinde Gray vurdumduymaz bir yakışıklıdır fakat artık genç adamın içindeki o çocuksu serseriden geriye eser kalmamıştır.  O artık sırların içine gömülmüş ve kaybolduğundan beri yaptığı şeyler hakkında hep sesiz kalmıştır.

Aşksa Bu Oyunun En Büyük Sürprizi
Isabel’in kolaylıkla başa çıkabildiği o pervasız genç artık yoktur ve bu tutkulu adam ehlileştirilemez gibi görünmektedir. Genç kadın, Gary’in içinde yanan ateşi keşfetmeye cesaret edebilecek ve karşı konulamaz bir yabancıya dönüşen aşığına içini açabilecek midir?

Nefes kesici olmayan tek bir satır dahi yok.
Romance Junkies

Cüretkâr bir biçimde özgün, cesur ve duygusal. Zekice kurgulanış…
Romantic Times

Sylvia Day’in her kadının hak ettiği bir ödül.
Teresa Medeiros

 Bazen içi boş kitaplar okumayı isterim, her kesten her şeyden uzaklaşmak için.
Biraz romantik olursa da iyi olur hani. İşte böyle bir tarz kitap okuma serüvenimde ki bir durak oldu Yatağımdaki Yabancı.
Daha rahat yaşama için yapılmış bir sahte evliliğin gerçek evliliğe dönüşme öyküsü. Öykünün içeriğinde pek bir derinlik yok, zaten bunu da aramıyoruz değil mi bu kitapta?
Kitabın dili akıcı, nasıl başlayıp bittiğini anlamıyorsunuz.
Kitap hakkında diyebileceklerim bu kadar.  Günü geçirmek, her şeyden uzaklaşma isteyenlerin okuyabileceği bir kitap.
Ama sakın ola pek fazla bir şey beklemeyin.
Bir anlık okuma zevki o kadar.
Sevgiler…









Kavgam…


Kavgam’ın ilk iki cildinde sıtma ateşine tutulmuş gibi oldum. Dört gün boyunca okumaktan başka çok az şey yaptı, e postlarımı cevaplamadım, köpeğimi yürüyüşe çıkarmadım, bulaşıklar lavaboda yığıldı. Anlatının ışıkları sizi olduğunu yere mıhlıyor, tıpkı otobanın ortasında kalakalmış bir hayvan gibi.
Dwight Garner, New York Times

‘’ Kalp için hayat basittir: Atabildiği kadar atar. Sonra durur.’’

Hiçbir sır bıkamayan bir dürüstlükle yazıyor Knausgaard. O yazdıkça nefesler tutuluyor, heyecandan kalp çok kereler duracak gibi oluyor. Onun yaşamına giriyor, kendi kalbinizden çok ama çok uzaklara gidiyorsunuz ama bir anda orada sadece kendi kalbinizin attığını duyuyorsunuz.  Knaugaard Kavgam’da eşsiz bir ustalıkla bize yaşamlarımızı geri veriyor.

Bırakamıyordum, bırakmak istiyorum, bırakamıyorum, sadece bir sayfa daha, sonra akşam yemeğini hazırlayacağım, bir sayfa daha…
Vösterbottens- Kuriren-İsveç

Nasıl, çarpıcı bir tanıtım yazısı değil mi? Benim için, etkileyici olduğu kesin. Çünkü bu yazıyı okuyarak kitabı okumaya karar verdim.
Ama aynı şeyi kitap için söylemem mümkün değil maalesef. Kitabı zor okudum ve zor bitirdim. Ve serinin diğer kitaplarını okumayı da düşünmüyorum, üzülerek belirtmek gerekirse.
Nedenine gelince bir kere kitaptaki öyküyü, daha doğrusu yaşam öyküsünü sevmedim.
Oldukça iç karartıcı bir öyküydü benim için.  Benim kendi hayatım yeteri kadar iç karartıcı iken birde İsveçli bir adam için üzülmeyi mantıklı bulmadım kendi adıma.
Öykü dram içerdiği içinde kitabın akıcılığı sekteye uğruyor doğal olarak.
O sebeple öyküyü ve yazarın dilini sevmediğim için benim için hayal kırıklığı olan bir kitap oldu benim kitap okuma yolculuğumda.

Peki, siz bu kitabı okudunuz mu?
Peki, siz sevdiniz mi yoksa benim gibi mi hissetiniz?
Yorumlarınızı merakla bekliyorum.
Sevgiler…





Katilin Şahidi…


Hitchock yasaydı, bu romanı sinemaya uyarlardı.
İçinde yer almak istemeyeceğiniz olaylarla dolu, özenli, matrak ve şoke edici, elinizden bırakamayacağınız bir roman!
İlk otuzu sayfayı okuyun, gerisi kendin okutuyor.

Vedat Kurdel. Özel dedektif. Ortağı Tefo ile birlikte önemli cinayet vakalarının çözümüne imzasını gururla attı. Şimdilerde boynuzlu eşler hayrına sokak arşınlıyor. Sıkkın. 31 Aralık 2011 akşamı, çöpçatanlık kokan bir yılbaşı gecesi geçirmek üzere elinde hindi, asansör çalışmadığı için merdivenden inerken kafası karışık.
Derken dört el silah sesi…
Hayat böyledir işte. Doğru zamanda doğru yerde bulursunuz kendinizi ya da doğru zaman ve doğru yer sizi bulur… Sesler hemen şu daireden geldi. İçeride vücudu istavroz şeklinde nişan alınmış kurban yatıyor.  Katil içeride değil, kapıdan çıkmadığına bizzat Vedat şahit. Katil nerede? Polisin gelmesi ile birlikte apartmana giriş çıkışlar kapatılır ve yılbaşı gecesi olması dolası ile de anlam taşıyan Papaz Kaçtı partisi başlar.
Vedat kafasında kuyrukları birbirine isabet etmeyen tilkilerle, Tefo ise rasyonalize etmedeki ustalığı ile bu macerayı felsefi sorgulamalarla dolu, gündelik hayata ve insan doğasına göndermeler yapan, mizah dolu bir polisiye şenliğine dönüştürüyor.

Tek kelimeyle şahane; iki kelime ile çok şahane!
Murat Menteş

Bu kitabı sevgili Okuma Günlüğüm blogunun düzenlediği kitap çekilişinde kazanmıştım.
Kitap elime geçtiğinde de oldukça hevesle okumaya başladım.
Polisiye romanları severim, bunun yanında yeni bir yazar ile tanışma heyecanı olunca nasıl heveslenmeyeyim değil mi?

Kitabın hikâyesi tanıtımında anlatıldığı için burada tekrar etmek istemiyorum. Ama bir polisiye olarak gayet ilgi çekici bir öykü olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Okuma sürekliliğinde ise ben kitabı, ikiye ayırıyorum. İlk yarı oldukça heyecanlı idi, sayfaları nasıl çevirdiğimi anlamadan kitabı yarılamıştım bile, ama ikinci yarıda bu hız normal limite indi. Çünkü olaylar yavaş yavaş çözülmeye başlamıştı, buda bende kitaba başladığım heyecan ile kitabı bittirememe neden oldu. Ama bu arada çöpçatanlık işinin sonuçlarını merak etmeye başlamıştım. Yani sıkıcı olmayan bir hikaye vardı kitapta.

Ama şunu özellikle belirtmeliyim ki, kitapta en çok sevdiğim şey Vedat’ın iç konuşmaları oldu. Özellikle toplumsal eleştirileri. Eğer kitabı okumaya karar verirseniz bir gün,  sizde gülerken düşüneceğiniz bu eleştirileri okuduğunuzda, sizinde seveceğinize eminim.

Kısaca kitabı sevdim, serinin diğer kitaplarını da okumak isterim.
Beni yeni bir yazar ile tanıştıran Okuma Günlüğüme buradan tekrardan teşekkür ediyorum.
Sevgiler…


Goya’nın Hayaletleri…


Yaşadığı dönemde ( 1746-1828) Kral ailesinin ve İspanya sosyetesinin ressamı olarak ün salan Francisco Goya y Lucientes, resim sanatında büyük bir etki çemberi yaramasının yanı sıra, o çağın Avrupa Hıristiyan dünyasını cehenneme çeviren Engizisyon uygulamalarının da önemli bir tanığıdır. Engizisyonun casusları her yerde dolaşıyor, Hıristiyan inancına aykırı saydıkları söz ve davranışları kilise yetkililerine ihbar ediyor ve insan hayatlarını söndürüyorlardı.

Goya’nın dostlarından tüccar Tomas Bilbatua’nın kızı İnes, bir gün kardeşi ile gittiği restoranda domuz etini sevmediğini söyler. Orada bulunan casuslardan biri, genç kızı Engizisyona ihbar eder. Genç kız tutuklanır, Hıristiyanlık dışında gizli bir din taşıdığı suçlaması ile yargılanır ve işkence edilerek ‘’ suçunu ‘’ itirafa zorlanır. Rahip Lorenzo Lucientes ise, eziyet ve işkenceler altında bitkin düşen genç kıza- içindeki şeytandan kurtulması için yardımcı olduğu günlerde- hücrede tecavüz eder.
Engizisyon zindanında unutulan genç kızı aramak, Goya’nın hayatının amacı haline gelir ve olaylar zincirleme bir trajediye dönüşür.

Büyük ressamın yaşamına denk düşen tarihsel olaylar, İspanya'nın kanlı bir dönemi, yürek burkan insan acıları, ustaca kurgulanmış bu romanı, Şilan Evirgen’in berrak Türkçesiyle unutulmayacak yapıtlar düzeyine yükseltiyor.

Resim sanatına büyük bir hayranlığım vardır. Goya ise hayran olduğum bir ressam, özellikle son dönem resimleri.
İşte kitabı satın alıp, okumam sırf kitabın adı oldu.
Hikâye İspanyanın Engizisyona döneminde yaşanaları arka planda Goya’nın gözlemleri ile birleştirerek anlatıyor.
Esas hikâyenin kahramanı ise bir Engizisyon papazı olan Lorenzo. Yükselişi, iktidarının zirvesine ulaşması ve düşüşü. Dramları, iki yüzlülükleri ile bir dönemde arka planda.
Hikâyeyi genel olara sevdim ki kitabı almama neden olan Goyanın geri planda kalmasına karşın.
Peki, sevmediğim ne dili özellikle çevirisi.
Diğer okuduğum Vatan kitapları gibi burada çeviride bir sorun vardı. Cümleler kopuk, edebi bağlamı pek olmayan bir şekilde hikâyeyi anlatmaya çalışıyordu. Kitap pek kalın olmadığı için bunları göz ardı hikâyeye devam edip okudum. Ama kalın bir kitabı okumadan oldukça keyifsizliklere yol açacağını düşünüyorum.

Yani kısaca ne tavsiye edebileceğim, nede edemeyeceğim bir kitap bu.
Gününüzün, resim paletindeki renkler gibi geçmesi dileği ile;
Sevgiler…


Felsefika…



Düşünce tarihine fantastik bir yolculuk…
Büyük bilgi denizi hiç kalkmayan bir sisle kaplıdır: Kral Huxley, halkını onları sonsuza kadar mutlu edecek büyülü bir iksiri içmeye zorlamaktadır.

Platonicus-Kanticus ile arkadaşı Kall Maks, bu durumu kuşkuyla karşılamaktadırlar. Kral neyin peşindedir? Mutluluk iksirinde onların hoşuna gitmeyen şey nedir? Ne yapabilirler ve bir şey yapmaları gerekir mi?

Bu soruları cevaplandırmanın tek ylu, bilmeye cesaret edip, tavan arasında tozlanmaya terk edilmiş büyülü bir aynanın içinden Felsefika’ya geçmektedir. Orada onları Kaos Cadısı, Kötü Kral Nieetsche, Bilgi Ateşi, Zen Kedileri ve İstem Nehri beklemektedir.

Markus Tiedemann, felsefi karakterlerin ve kavramların piyanosunu bir virtüöz gibi çalarak düşüncenin dostlarını didaktik ve kuru bir felsefe okuması yerine, felsefe tarihinin kateden masalsı bir serüvene davet ediyor.
Öğrenerek özgürleşenler için…

Kitap hakkında görüşlerimi tek bir kelime ile ifade etmem gerekirse; Bayıldımmmmmm !!!!
Kitabı kütüphaneden tesadüf eseri olmama neden olan ve aslında hiçbir şeyin tesadüf olmadığının bilinci ile neden olana şükürler olsun.

Felsefenin temel kavramların ve kısa bir klasik felsefe tarihini, üç arkadaşın başından geçenleri ile birlikte o kadar güzel, yalın ama bir o kadar derin bir şekilde anlatıyor ki felsefe böyle anlatılmalı diyorsunuz. Özellikle bizim gibi felsefe denilince korkulan bir yerde.

Bu kitap, bir zamanların popüler kitabı olan Sofinin Dünyası kadar ilgiyi hak ediyor bence. Kurmacalar o kadar güzel ki bende Felsefika’da bir an için kaybolacağımı düşündüm.
Kitabı okurken de birçok yeni okunacak kitaplar, araştırılacak konular listem oldu. Bir an önce de bu listeme başlamak için sabırsızlanıyorum.

Spare Aude

Eğer kitabı okursanız ki bence kesinlikle okumalısınız, Fildişi Kulesinde ki Rahat bölümü size bir şeyle çağrıştıracak mı? Merak ediyorum.
Görüşlerinizi merakla bekliyor olacağım.

Düşünerek var olmanız dileği ile;
Sevgiler…







Aşk Su Anı…


 Anılarımız asla yok olmaz, bir gün düşer usulca yanı başımıza…
Ben kimim ?

Aslını söylemek gerekirse bunu bende bilmiyorum. Herkes Lucie Walker olduğumu söylüyor ama saha öncesinde hayatımı sürdürdüğüm bu eve, eşyalara bakıyorum ve hiç birini kendime ait hissedemiyorum. Eski, kuralcı, kendini korumayı görev haline getirmiş Lucie’ye ulaşmak için ellerimi uzatıyorum ama hiçbir zaman hatırlayamayacağımdan korktuğum anılar denizinde boğuyorum.

Sonra o anılar denizinde onu görüyorum. Her şeyin yabancı göründüğü eski hayatımdan, tanıdık gelen, samimi bir yüz. Benim onu yeniden tanıyıp, sevmem onun da karşısında ki yeni insana alışması gerek. İşin kötü yanı ise bunu nasıl yapacağımız hakkında ikimizin de bir fikri yok.
Gizem ve psikolojik dramın mükemmel bileşimi olan bu romanda, sevdiğiniz insanları ve daha önemlisi kendinizi ne kadar tanıdığınızın nefes kesici hikâyesini keşfedeceksiniz…


Diyor Jennie Shortridge nin yazdığı Aşk Su Anı kitabının tanıtım yazısında.
Çok uzun zaman önce okuduğum, kitap blogumu açmadan çok önce, ama yine de blogumda olmalı, aklımda kalan kadar olsa bile dediğim bir kitap, bir öykü bu.

Esasında aklımda değil yüreğimde kalan bir öykü oldu Lucie’nin öyküsü.
Başına ne geldiği bilinmeyen, kaza mı geçirdi yoksa başka bir şey mi nişanlısı tarafından endişe ile aranırken, hafızasını kaybetmiş bir şekilde bulunan Lucie . Peki, Lucie kendini, varlığını onu o yapan şeyleri hatırlamazken, başkası tarafından anlatılan Lucie’yi ne kadar benimseyecektir. Peki, arada gelen anılar? Onları nereye koyacaktır yaşamında. Kendisinin nişanlısı olduğunu iddia eden, ama artık tanımadığı bir erkek ile yeni bir yaşama başlamak…

Böyle başlayan ve devam eden, nasıl başlayıp bitirdiğimi anlamadığım, aradan o kadar uzun zaman geçmesine karşın hala öyküyü hatırladığımda içimde bir şeyleri sızlatan bir kitap.

Yüreğe dokunan, dışta sakin gibi görünen ama içte patlayan yanardağların olduğu bu kitabı, bunca zaman sonra bile rahatlıkla okuyucularım olan sevgili kitap dostlarıma rahatlıkla tavsiye ederim.
Sevgiler…




Kızlar Arasında…


Üç Kız Arkadaşın Dostluğu....

Buranın ne kadar güzel olduğunu neredeyse unutmuşum.
Güneş suyun üzerinde hafifçe yükselmiş, her şey pırıl pırıl ve adeta sarımsı.
Camdaki yansımam soluk gözleri, ayrık dudakları ve rüzgârda uçuşan saçları ile bana bakıyor.
Artık yedinci sınıfta burayı terk eden kız değilim.
Büyüdüm elbette ama sadece o da değil. Değiştim…
Kendime baktığım zaman daha güçlü birini görüyorum, hatta daha güzel.

Acaba beni tanıyacak mı, merak ediyorum. Bir tarafım tanımasa diye umuyor. Bir tarafımda, geri dönebilmek için ailemi terk eden tarafım, tanısın istiyor. Tanımak Zorunda!  Yoksa bütün bunların anlamı ne?

Kartpostallara yaraşır Jar Adası etkileyici turistik dükkânları, bozulmamış plajları, inanılmaz okyanus manzaralı evleri ve gizli bir intikam peşinde koşan üç kız arkadaş; Mary, Lillia ve Kat. Mary geçmiş yılların travmasını yaşamaktadır ve buna sebep olan çocuk hak ettiğini bulacaktır.
Kızların üçü de intikam ateşi ile alev alev yanmaktadır.

Çok uzun zaman önce okuduğum bir kitaptı bu, kütüphanemin derinliklerinde kalan.
Artık okumadığım ve kaynak kitap niteliğinde olmayan kitapları bağışlamaya karar verdiğimde, yani seneler sonra elime tekrardan aldığım bir kitap.

En azından ufakta olsa bir yorum yazmak istedim, benden ayrılmadan önce bu kitaba…
Kitap bir gençlik kitabı, bir lise dönemi geçliği için yazılmış bir öykü.
Peki, ben bu kitabı niye aldım, amacım neydi bilmiyorum. Kitap yeni olmasa da, kendimi liseli zannedecek bir yaşta da okumadım doğrusunu söylemek gerekirse.

Ama iyi ki okudum, akıcı bir dilli olan, olay örgüsü de kendi kategorisine göre gayet başarıl bir hikâye.
Kitabı okurken hiç sıkılmadım. Ne olacak acaba kızlar hain Reeve ve sinsi Alex’e gününü gösterecek mi diyerek kitabın sayfalarını çevirip durduğumu bugünkü kadar net hatırlıyorum.

Eğer sizde biraz olsun nostanji yapmak isterseniz bu tarz kitapları arada bir okumalısınız derim.
Çünkü her geç kızın hayatında böyle hanin ve sinsiler var. Değil mi? O günleri hatırlamaya ve hayatın kazıklarını yemeye başladığımız o günlere dönmek zevkli oluyor kanımca. Özellikle her şeyin bu kadar kötü gittiği zamanda.

Umarım bu kitabı benden sonra da okuyanlar benim gibi hoşça vakit geçirirler bu üç çılgın kızın maceralarında.
Sevgiler…